Sıradaki Medeniyetler Çatışması: Çin vs. Amerika - Foreign Affairs

"Geçen yıllar Huntington'ın görüşlerini güçlendirdi, önümüzdeki yıllar daha da güçlendirecek."



Graham Allison / Foreign Affairs / 2017 Eylül-Ekim sayısı


Amerikalılar, artık her alanda ABD'ye rakip olan yükselen bir Çin'in farkına varırken pek çok kişi zenginleşip güçlenen Çin'in, köklü dönüşümler geçiren ve gelişmiş liberal demokrasiler haline gelen Almanya, Japonya ve diğer ülkelerin izinden gideceği inancında teselli arıyor. Bu görüşe göre küreselleşme, piyasaya dayalı tüketim ve kural temelli uluslararası düzene entegrasyonun sihirli karışımı sonunda Çin'i demokratikleştirecek ve eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Robert Zoellick'in söylediği gibi "sorumluluk sahibi bir paydaş" haline getirecek.



Samuel Huntington bu görüşte değildi. Siyaset bilimcisi, 1993 yılındaki bu dergide yayınlanan "Medeniyetler Çatışması?" adlı makalesinde kültürel fay hatlarının küresel liberal bir dünya düzeni için erimek bir yana, Soğuk Savaş sonrası dünyanın belirleyici bir özelliği olacağını savundu. Huntington'un argümanı, bugün öncelikle "Batı ve İslam medeniyetleri" arasındaki bölünmeye ışık tutan öngörüsüyle hatırlanıyor.  Ancak Huntington, ABD merkezli Batı medeniyeti ile Çin medeniyeti arasındaki uçurumu da aynı şekilde derin ve kalıcı olarak gördü. Ona göre, "Batılı bir düşünce olan 'evrensel bir medeniyet' olabileceği görüşü, çoğu Asya toplumunda olan kendini özel görme ve bir halkı diğerinden ayıran özelliklere yaptıkları vurgu ile doğrudan çelişiyor."

Geçen yıllar Huntington'ın görüşlerini güçlendirdi, önümüzdeki yıllar daha da güçlendirecek. ABD Huntington'ın Batı medeniyetinden kastettiğinin somutlaşmış hali. Amerikan ve Çin değerleri, gelenekleri ve felsefeleri arasındaki gerilimler, Çin gibi yükselen bir gücün ABD gibi yerleşik bir gücü yerinden etme tehdidinde bulunduğu zamanlarda ortaya çıkan temel yapısal gerginlikleri daha da ağırlaştıracaktır.

Bu tür değişimlerin sıklıkla çatışmalara sebep olmasının nedeni, yükselen bir Atina ile egemen durumdaki Sparta arasında tehlikeli bir dinamik gören antik Yunan tarihçisinden ismini alan Thucydides tuzağıdır. Thucydides'e göre, "Atina'nın yükselişi ve bunun Sparta'da yarattığı korku savaşı kaçınılmaz hale getirdi." Yükselen güçler doğal olarak daha fazla nüfuz elde etmek ve saygı görmek istiyor. Bir meydan okumayla karşı karşıya gelen egemen güçler korkma ve savunmacı olma eğilimindedir. Böyle bir ortamda yanlış anlaşılmalar büyütülür, empati kaybolur, başka durumda önemsiz ya da yönetilebilir olabilecek olaylar ve üçüncü tarafların eylemleri, birincil oyuncuların asla istemediği savaşları tetikleyebilir.

ABD ve Çin ikilisinde Thucydides tuzağı riski, iki ülke arasındaki medeniyet uyumsuzluğuyla birleşiyor ve bu durum rekabetlerini daha da şiddetlendirmekte ve uzlaşmayı zorlaştırmaktadır. Bu uyumsuzluk en kolay olarak, devlet, ekonomi, bireylerin rolü, uluslar arasındaki ilişkiler ve zamanın doğası konularına bakışlardaki derin farklılıklarda görülür.

Amerikalılar hükümeti "gerekli bir kötülük" olarak görüyor ve devletin zorbalığa, iktidarı kötüye kullanma eğilimden korkulmasının gerektiğine ve iktidarın sınırlandırılmasının şart olduğuna inanıyor. Çinliler için hükümet, düzeni sağlayan ve kaosu önleyen temel dayanak olarak "gerekli bir iyilik"tir. Amerikan tarzı serbest piyasa kapitalizminde hükümet kuralları belirler ve uygular. Ekonomide kamu mülkiyeti ve devlet müdahalesi bazı durumlarda olur ancak bunlar istenmeyen istisnalardır. Çin'in devlet tarafından yönetilen piyasa ekonomisinde hükümet büyüme hedefleri belirler, geliştirilecek endüstrileri seçip mali destek verir ve kamu yararı için önemli, uzun vadeli ekonomik projeler üstlenir.

Çin kültürü, toplumu bireylerin haklarını ne kadar iyi koruduğu ve özgürlüklerini ne kadar iyi geliştirdiği ile değerlendiren Amerikan tarzı bireyciliğe övgüler düzmüyor. Çin terimi olarak "bireycilik" (gerenzhuyi), kişinin kendini toplumundan öne koyma bencilliğini akla getirir. "Bana ya özgürlük verin ya da ölüm" deyişinin Çin'deki karşılığı "bana ya uyum içinde bir toplum verin ya da ölüm" olur. Çin için düzen en yüksek değerdir ve uyum, toplum üyelerinin Konfüçyüs'ün ilk emri olan "yerini bil" kuralına uyarak içinde bulundukları bir hiyerarşinin sonucudur.

Bu görüş yalnızca kendi toplumu için değil, Çin'in kendi haklı yerini piramidin tepesinde, diğer devletleri alt konumda gördüğü küresel ilişkilerde de geçerlidir. Amerikan görüşü biraz farklıdır. Washington, en azından İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana, ABD'nin askeri baskınlığına meydan okuyabilecek bir "akran rakip"in ortaya çıkmasını önlemeye çalıştı. Fakat Amerikalıların savaş sonrasındaki uluslararası düzen fikri, ABD'yi bile sınırlayan kural temelli bir küresel sistemin gereğini de vurguladı.

Son olarak, Amerikalılar ve Çinliler zaman üzerine farklı düşünüyor ve zamanın geçişini farklı biçimde tecrübe ediyor. Amerikalılar şimdiki zamana odaklanma eğilimindedir ve genellikle saat veya gün hesabı yaparlar. Öte yandan Çinliler daha çok tarihsel bakış açısına sahiptir ve genellikle on yıllar hatta yüzyıllar açısından düşünürler.

Elbette bunlar mecburen indirgeyici olan geniş kapsamlı genellemelerdir. Amerikan ve Çin toplumunun karmaşıklığını tamamen yansıtmıyor olsalar da ABD ve Çin'deki karar alıcıların bu rekabetin savaşsız yürütülmesi için akılda tutmaları gereken önemli hatırlatmalar içeriyorlar.

***

Önümüzdeki yıllarda, Güney Çin Denizi'ndeki sınır anlaşmazlıkları ve Kuzey Kore'nin nükleer silah programı ile ilgili gerilimler de dahil olmak üzere bir çok parlama noktası ABD-Çin ilişkilerinde bir kriz yaratabilir. Çin'in askeri kapasitesinin ABD'ninkiyle tam olarak denk olması için en azından on yıl daha gerekli olduğundan, Çinliler Amerikalılara karşı herhangi bir güç kullanımı konusunda ihtiyatlı olacaklardır. Pekin, askeri gücü dış politikasında ikincil bir araç olarak görecek, amacı savaşta zafer değil ulusal hedeflerine varmak olacaktır. Komşularıyla olan diplomatik ve ekonomik bağlarını güçlendirecek, Çin'e olan bağımlılıklarını derinleştirecek ve diğer konularda işbirliğini teşvik etmek (veya işbirliğine zorlamak) için ekonomiyi kullanacaktır. Çin geleneksel olarak savaşı son çare olarak görse de uzun vadeli gidişatın artık lehine olmadığı ve pazarlık gücünü kaybediyor olduğu sonucuna varırsa, gidişatı tersine çevirmek için sınırlı bir askeri çatışma başlatabilir.

ABD oldukça yüksek Thucydides tuzağı riskiyle son olarak Soğuk Savaş döneminde, özellikle Küba füze krizi sırasında karşı karşıya kaldı. Krizin çözümünden birkaç ay sonra ABD Başkanı John F. Kennedy kalıcı bir dersi dile getirdi: "Her şeyden önce, kendi yaşamsal çıkarlarımızı savunurken, nükleer güçler karşıt tarafı aşağılayıcı bir geri çekilme ya da nükleer savaş seçenekleri arasında bırakan karşı karşıya gelişlerden kaçınmalıdır." Sovyet lider Nikita Kruşçev, Moskova'nın sert söylemine rağmen sonuçta Küba'daki nükleer silahlardan ödün verebileceği sonucuna vardı. Aynı şekilde, Kissinger ve Nixon Çin'in çıkarlarına hizmet ettiğinde geri adım atmada Mao'nun oldukça usta olduğunu keşfettiler.

Şi Cinping ve Donald Trump, özellikle Güney Çin Denizi konusunda, aşırıya giden iddialarda bulundular. Ancak ikisi de uzlaşma konusunda yetenekli. Trump yönetimi, Çin'in dünyadaki rolünü ve onun temel çıkarlarını Pekin'in nasıl gördüğünü ne kadar iyi anlarsa müzakere için o kadar iyi hazırlanmış olur. Devam eden sorun psikolojik yansıtma. Dışişleri Bakanlığı'nın tecrübeli yetkilileri bile sıklıkla, yanlış olarak Çin'in yaşamsal çıkarlarının ABD'ninkileri yansıttığını varsayıyorlar. Trump yönetiminin Çin'e yaklaşımını hazırlayan yetkililerin Çinli filozof Sun Tzu'yu okuması akıllıca olacaktır: "Kendini ve düşmanı biliyorsan yüz kez savaş olsa da sonucundan korkmana gerek yok. Eğer kendini biliyor ama düşmanı bilmiyorsan elde ettiğin her bir zafer için bir yenilgiye uğrayacaksın. Ne düşmanı ne de kendini bilmiyorsan her savaşta yenilgiye uğrayacaksın."

tercumeodasi.org



Son Çeviriler