Erdoğan'ı suçlamanın dayanılmaz hafifliği - WOTR

"Erdoğan karşıtları bir çok konuda haklı ancak analizleri, Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı her büyük sorunu öncelikle (ve bazen sadece) tek bir adam üzerinden değerlendirme saplantısıyla dolu."



Burak Kadercan / War On The Rocks / 08.09.2015

Türkiye, Ortadoğu'ya yönelik politikası nedeniyle gittikçe daha sık olarak haberlere konu oluyor. Basındaki bu ilgi, canlı bir piyasa yaratıyor: Gazetecileri, akademisyenleri, uzmanlar (bir çoğu Türk vatandaşı) içeren "Türkiye uzmanları", "Türkiye'de gerçekte ne olup bittiği" hakkında birçok görüş ortaya koyuyorlar. Bu analistlerin çoğu Türk siyasetinin karmaşasını yabancı izleyicilere açıklamak için bir kelime, daha doğrusu bir isim üzerinde odaklanıyor: Erdoğan.

Örneğin, Türkiye neden IŞİD konusunda net değil? Bu "Türkiye uzmanları"nın çoğu size Erdoğan'ın ya cihatçı örgütlere eskiden beri destek verdiğini ya da kendisini esas hedefine, yani başkanlık sistemine ulaştıracak bir politik manevra yapmakta olduğunu söyleyecek. Türkiye'nin PKK ile arasındaki son çatışmalar? Birçok uzman bunu, Erdoğan'ın milliyetçilik kartını oynayarak MHP'den çalabileceği bir avuç oy için etnik gerilimi yükseltmek istemesi nedeniyle barış sürecinin çökmesine bağlayacak.





Bu açıklamalara itiraz ederseniz ne olur? Erdoğan'ın, en hafif tabirle, son derece provokatif olabileceği ve son zamanlarda gemiyi (Türk siyasal düzenini) biraz fazla salladığı kuşkusuz doğru. Peki ya Türkiye'nin tüm sorunlarının kaynağının Erdoğan olmadığını öne sürerseniz? İç ve dış politikalarını başka hiçbir etkenin olmadığı bir boşlukta yürüten, her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen biri olmadığını söylerseniz? O zaman ya bir kullanışlı aptalsınız ya da "sultan"a, "despot"a, "diktatör"e veya "tiran"a hizmet eden bir satılmış kalemsiniz.

Türk siyasetiyle ilgili tartışmalar birçok yönden bir "suçluyu bul" oyununa benzedi ancak bir farkla; analistlerin ezici çoğunluğu Türkiye'nin tüm sıkıntıları için Erdoğan'ı suçuyor. "Erdoğan'ı suçlama"nın üç biçimi var. Birincisi, eğer Erdoğan bir şey yaptıysa, ya kötüdür ya kendi çıkarınadır ya da bu ikisi birden geçerlidir. İkincisi, Türk siyasetinde bir şeyler ters gidiyorsa, doğrudan ya da dolaylı olarak, öyle ya da böyle, sebep Erdoğan'dır. Bu "açıklamalar"a itiraz ederseniz, ya gizli bir sempatizan ya satılmış ya da en iyi ihtimalle aptalsınızdır. Çoğu Türkiye uzmanından duyamayacağınız bir "analiz": Türkiye'nin tüm sorunlarının ana ve tek sorumlusu olarak Erdoğan'ı suçlamak, Türk siyasetini analizdeki son moda.

Açık konuşalım. Bu duruma Erdoğan'ın kendisi, iki yolla sebep oldu. Birincisi, son birkaç yıl boyunca, İngilizce basında sesleri oldukça kuvvetli olan Türk entelektüellerinden uzaklaştı ve onları düşmanlaştırdı. Basitçe söylemek gerekirse, Erdoğan'a kızgınlar ve onun gitmesini istiyorlar. Türk siyaseti hakkında bilgi veren uzmanların ezici çoğunluğu bu öfkeli entelektüel elitin üyesi; veya bilgi veren uzman yabancıysa, bu gruba dahil olanlardan görüşlerini alıyor ya da onları referans olarak kullanıyor.

İkinci olarak, uluslararası basını bilgilendiren entelektüellerin çoğunun Erdoğan'a öfkeli olması, bugün Türk iç ve dış siyasetindeki sıkıntıların bir çoğundan Erdoğan'ın sorumlu olmadığı anlamına gelmiyor. Son dört yılda Erdoğan'ın AKP'si, yeni-Osmanlı hayalleri ve Esad rejiminin sağlamlığı (ya da sağlam olmayışı) üzerine temelsiz bir iyimserlik nedeniyle Türkiye'yi Suriye'de yüksek riskli bir kumarın içine çekti. Suriye bataklığı sonunda IŞİD ve YPG'yi güçlendirdi, Türk dış politikasını al birini vur ötekine iki tehdit arasında kaldı.

Yurtiçinde ise, 2011 seçim zaferiyle kendinden geçmiş ve Türk ordusunun politikadaki baskın gölgesinden kurtulmuş olan Erdoğan, ülkedeki siyasi kutuplaşmanın baş etmeni olarak hareket ederek hükümeti çoğunlukçu demokrasi ile salt otoriterlik arasında gri bir alana itti.

Buna rağmen, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sorunlar Erdoğan'ın hırslarına, kişiliğine, beceriksizliğine veya her şeye yapabilme gücüne indirgenemez. Erdoğan, Türkiye'yi saran sıkıntıların önemli bir bileşeni ancak ne hiçbir başka etkenin olmadığı bir boşlukta hareket ediyor ne de her şeyin kontrolünü elinde tutuyor.

Erdoğan'ı suçlamanın dayanılmaz hafifliğini anlamak (ve ötesinde olanı görmek) için üç dinamiğe bakmak gerekiyor:
1) Erdoğan'ın nasıl gözden düştüğü (uluslararası medyanın gözünde);
2) Uluslararası ve etkili entelektüel elitlerden hangi grupların Erdoğan'a öfkeli olduğu ve bunun nedeni;
3) Erdoğan saplantısının Türk iç ve dış siyaseti ile ilgili analizleri nasıl bozduğu.

Erdoğan'ın gözden düşüşü

Batı, AKP'nin 2002'de iktidara gelişinden sonraki yaklaşık on yıl boyunca Türkiye'yi siyasal İslam ile demokrasinin birlikte var olabildiği bir "model" ülke, Ortadoğu'da istikrarın sembolü olarak takdim etti. Bu değişimin yüzü Erdoğan'dı. Erdoğan'ı eleştirenler her zaman vardı, ancak yerli ve yabancı hayranlarının korosu bu muhalif sesleri boğdu.

Tüm bunlar son iki yılda değişti. 2013 yazının Gezi Parkı protestoları dönüm noktası oldu. Aslında Gezi Parkı protestoları hastalığın semptomundan ibaretti: Türk siyasetinde başarılı olan siyasi partilerin çoğunlukçu demokratik eğilimlere (genellikle otoriterliğe doğru ilk adım) kaymaya meyilli olması. 2011 seçimlerinde oyların yüzde 50'sini almış olan Erdoğan, otoritesini sağlamlaştırmak için "biz ve onlar" retoriği ve politikalarıyla ülkeyi kutuplaştırmayı seçti. Bu girişim geri tepti; muhaliflerini daha da yabancılaştırmakla kalmayıp eski destekçilerinden bazılarını düşman hale getirdi.

Şu an itibariyle, hala Erdoğan'ı destekleyen ve onun için tezahürat yapan çok az sayıda entelektüel elit kaldı. Bu kalanlar arasında önde gelen aydınlar yok. Erdoğan destekçileri ya 2011 sonrası duruşunu haklı çıkarmak için sözleri ve kavramları eğip bükmek zorunda kalıyor ya da daha yaygın olarak Erdoğan'ı (iç kamuoyuna), kendini düşünmeyen bir kahraman veya karanlık ancak kim oldukları net bir şekilde tanımlanmayan dış düşmanlar ile Türkiye'nin bağımsızlığı arasında duran tek şey olarak göstermek için komplo teorisi yüklü, Batı karşıtı bir söylemden yararlanıyorlar. (Erdoğan'ın bir danışmanına [jöleli ç.n.] göre bu dış düşmanlar, patronunu gözden düşürmek ve hatta öldürmek için "telekinezi" kullanıyorlar.)

Öyle veya böyle, bu insanların uluslararası alanda çok az ağırlığı var. İngilizce yayın yapan uluslararası medyada yer alan analizler, artık Erdoğan'a muhalif olan ya da her zaman muhalif ola gelmiş aydınlar tarafından sunuluyor.

Öfkeli entelektüel elitler

Erdoğan'ın muhalifleri, "sabitler" ve "yeniler" olarak sınıflandırılabilir. Sabitler, geleneksel olarak CHP ile bağlantılı, laikler (ya da Kemalistler) olarak anılan muhaliflerdir ve AKP'nin baş düşmanlarıdır. Laikler, Erdoğan'ın Türkiye'yi şeriatın egemen olduğu İran gibi bir devlete dönüştürmek isteyen kurnaz bir siyasetçi olduğunu iddia ederek en başından itibaren Erdoğan'a karşı oldu.

Kemalistler, AKP'nin demokratik söyleminin bir Truva atı; İslamcılığın ülkeye egemen olması için şartlar oluşuncaya kadar bir kılıf olduğunu öne sürerek "Tehlikenin farkında mısınız?" kampanyası yürüttü. Bu yorumun, Erdoğan'ın İslamcılığının boyutlarını açısından aşırı olduğu görüldü ve laik elitler daha da gözden düştü. Kemalistler Erdoğan'ın İslamcı eğilimlerinin boyutlarıyla ilgili yanıldı, ancak 2011'deki seçim zaferinin ardından AKP'nin giderek artan otoriter eğilim ve söylemleri, Erdoğan'ın demokrasi karşıtı eğilimleri konusunda Kemalistlerin haklı olduklarını gösterdi. Buna karşılık, Erdoğan'ın küçümseyici ve giderek artan bir şekilde hoşgörüsüz retoriği Kemalistleri öfkeli, marjinalize olmuş ve tehdit altında tuttu.

Erdoğan karşıtı kampın "yenileri" arasında bir dizi farklı kesimden aydınlar var. Birinci grup, ulusal medyada özellikle AKP devrinde ünlenen "liberaller". Liberaller insan haklarını, serbest piyasayı, demokratikleşmeyi ve ifade özgürlüğünü savunduklarını iddia ediyorlar. Kemalistleri ve özellikle de sağlıklı bir demokrasinin önündeki en büyük engel olarak algıladıkları orduyu aşağılamaları ile meşhurlar. Sayıları çok değil ancak kamuoyu üzerinde sayılarıyla orantısız derecede büyük bir etkileri var. Bu etki güçlerini asıl olarak AKP'nin, özellikle Kemalistlerle ve tabii ki orduyla olan mücadelesinde kendini meşru göstermesine yardım etmek için kullandılar.

Bu liberallerin çoğu şimdi Erdoğan konusunda hayal kırıklığına uğradı. Kemalistler tarafından uzun süre önce "kullanışlı aptallar" olarak damgalanmış birçok liberal, Erdoğan'ın karşısına geçti ve onu Türkiye'nin sıkıntılarından doğrudan sorumlu tutarak Erdoğan odaklı söylemi yurtiçinde ve yurtdışında beslediler.

Liberallere benzer şekilde, Kürt yanlısı ve sol eğilimli HDP ile takipçileri son zamanlarda Erdoğan'ın karşısına geçti. HDP ile bağlantılı aydınların ve HDP'li politikacıların ağırlıklarını, liberallerin yaptığı kadar Erdoğan'ın lehine koymadıkları savunulabilir, ancak özellikle AKP ve PKK arasındaki barış görüşmeleri (örtülü olarak bazı HDP liderleri aracılığıyla) devam ederken bu gruplar görece sessiz kaldı.

HDP'nin çarpıcı bir zafer kazandığı ve AKP'den çok sayıda milletvekili koltuğu çaldığı Haziran 2015 seçimleri, barış görüşmelerinin sona ermesiyle birleşince her şeyi değiştirdi. Seçimlere doğru giderken, ancak sonuçların netleşmesinden sonra daha katı bir şekilde HDP aydınları ve politikacıları eş zamanlı olarak Erdoğanizm karşıtı kampa dahil oldu. Örneğin "Türk devleti Kürtlerin haklarını ihlal ediyor" iddiasındaki eski sloganlar, "Erdoğan Kürtlerin haklarını ihlal ediyor" ile değiştiriliyor.

Bir de yaklaşık yirmi yıldır ABD'de yaşayan Fethullah Gülen'le bağlantılı Gülen hareketi var. Hareketin boyutu ve kapsamının tam olarak belirlenmesi zor, ancak herkesin kabul ettiği en az üç dinamik var. İlk olarak, bu grup son on beş yılda yargı ve polis teşkilatında önemli derecede güçlendi, ana akım ve İngilizce yayın yapan medyadaki nüfuzu zaten ortada. İkinci olarak, AKP iktidarı boyunca, Aralık 2013'te aralarında bir "savaş" patlak verene kadar bu hareket ve AKP yakın iki müttefikti. Erdoğan'ın oğlu ve bazı önemli AKP yetkilileriyle ilgili yolsuzluk iddialarını ortaya atanların Gülen hareketi üyeleri olduğu düşünülüyor. Erdoğan, bu grubun yok edilmesi gereken bir "paralel devlet" olduğunu ilan ederek sert bir retorikle yanıt verdi. Üçüncü olarak hareket, Türkiye'nin tüm sorunlarının temelinde Erdoğan'ın olduğunu dolaylı (ve bazen de doğrudan) bir şekilde iddia ederek uluslararası medyada Erdoğan aleyhine kampanya başlattı.

Tüm bunlar Erdoğan'ı zor günlerin beklediğinin habercisi. Etkili aydınlar, gazeteciler, akademisyenler ve uzmanlar bu gruplardan birine ait olma eğiliminde. Hepsinin Erdoğan'la kavga etmek için bir sebebi ya da Erdoğan karşıtı rüzgardan faydalanma niyeti var. Onları reductio ad Erdoganum (Erdoğan'a indirgeme ç.n.) yaklaşımları nedeniyle eleştirdiğinizde kendinizi Gezi Parkı protestoları için "faiz lobisi"ni,  Lufthansa'yı ya da telekineziyi kullanan karanlık güçleri suçlayan Erdoğan yandaşlarıyla aynı ligde bulursunuz.

Daha "gerçekçi" bir değerlendirme

Erdoğan karşıtları bir çok konuda haklı ancak analizleri, Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı her büyük sorunu öncelikle (ve bazen sadece) tek bir adam üzerinden değerlendirme saplantısıyla dolu.

Sözde Kürt sorununu ele alalım. Muhalifleri, siyasi hedeflerine ulaşmak için Erdoğan'ın bir etnik çatışma ve iç savaş riskini göze almaya istekli olduğu görüşünde. Erdoğan'ın, anayasayı değiştirip kendisinin süper yetkili başkan olduğu Latin Amerika tarzı güçlü bir başkanlık rejimi kurarak otoritesinin sağlamlaştırmak istediği doğru. Bunu yapmak için Erdoğan'ın ya AKP'nin çarpıcı bir seçim zaferi elde etmesine (son seçimlere bakılırsa zor görünüyor) ya da seçimlerde %50+  ve başka bir partinin desteğine ihtiyacı var.

Erdoğan'ın, özellikle Gezi Parkı protestolarından sonra, AKP'nin oylarını korumak ya da artırmak amacıyla ülkeyi kutuplaştırmak için çok uğraş verdiği de doğru. Benzer bir kutuplaşmayı Kasım'daki seçimlerde etnik hatlar üzerinden zorlayabileceği iddiasını peşinen reddetmek zor.

Ancak Erdoğan her şeye kadir değil ve kesinlikle boşlukta hareket etmiyor. Diğer siyasi aktörler de sorunun parçası. Örneğin, muhalefet partileri radikal olarak ayrışmış durumda ve AKP'ye karşı bir denge sağlayamıyorlar. Ek olarak, HDP'nin seçim zaferi, PKK'nın daha ihtiyatlı olmasını ya da Türkler ve Kürtler arasında etnik hoşgörünün artmasını sağlayamadı. Aksine, PKK, Suruç'taki intihar saldırısına misilleme olarak, olayla muhtemelen pek alakaları olmayan iki talihsiz polis memuruna suikast düzenleyip şiddetin tırmanışında önemli bir rol oynadı.

HDP liderleri, PKK'nın yakalanan lideri Abdullah Öcalan'ı dillerinden düşürmeyerek (Türk milliyetçileri için kabul edilemez bir durum), etnik gerilimi tek başlarına artırmadılar ancak gerilimi düşürmek için kesinlikle çok az şey yaptılar.

Krize katkıda bulunan diğer faktörler de var. MHP, HDP'yi (dolaylı olarak bile olsa) içeren herhangi bir şeyin parçası olmayı reddetmektedir. CHP'nin stratejik olarak kafası karışık ve tutarlı bir modus operandi (hareket şekli, taktik plan ç.n.) formüle edemiyor. Basitçe ifade etmek gerekirse, etnik gerginlikler artıyor ve Erdoğan bu tırmanışta önemli bir rol oynuyor (ya da tırmanışı durdurmak için daha fazla şey yapabilirdi), ancak krizin tek sorumlusu değil. Farklı aktörlerin frenlere basmaya niyeti olmadan birbirlerine doğru son hızla ilerledikleri bir "direksiyonu kim kıracak" oyununa bakıyoruz. Erdoğan en büyük aracı kullanıyor, ancak zincirleme bir kaza olması için birden fazla sürücü gerekiyor.

Türkiye'nin Kürt meselesi artık bir iç mesele değil. PKK ile organik bağı olan YPG'nin yükselişi nedeniyle Suriye'de olup bitenler Türkiye'deki Kürt meselenin geleceğini doğrudan etkileyecek. IŞİD'e karşı etkili ve gönüllü bir savaş gücü olarak dünya genelinde desteklenen YPG, sadece Suriye'de değil, aynı zamanda uluslararası toplumun nezdinde de güç kazanıyor.

YPG'nin askeri bir güç olarak yükselişi ve Batı kamuoyunda artan meşruiyeti, Türk devleti için iki nedenle sorun teşkil ediyor. Birincisi, bu gelişmeler Suriye'nin Türkiye sınırında, PKK'yı ve genel olarak Kürt milliyetçiliğini güçlendirecek tam olarak otonom bir Kürt siyasi varlığının ortaya çıkmasına yol açabilir. İkincisi, PKK, YPG'nin Batı'da kazandığı meşruiyeti ve desteği, terörist bir örgüt olarak (ABD de PKK'yı terör örgütü olarak tanıyor.) imajını temize çıkarmak için kullanıyor. Her iki gelişme de, iktidarda kimin olduğunundan bağımsız olarak, Türkiye'nin güvenlik ve stratejik çıkarlarıyla uyumlu değil.

Erdoğan'ın Suriye'de büyük bir kumar oynadığı, kaybettiği ve sonunda Türkiye'yi stratejik bir bataklığa sürüklediği doğru. Daha da ileriye gidilebilir ve Erdoğan yönetimindeki Türk dış politikasının, Esad rejiminin zayıflatılmasına katkısı nedeniyle Türkiye'nin IŞİD-YPG stratejik ikilemine zemin oluşturduğu öne sürülebilir. (Zayıflayan rejimin bazı bölgelerden çekilmesi, IŞİD ve YPG'nin güçlenmesine imkan verdi.) Şu an ne Erdoğan ne de AKP durumu kontrol altında tutamıyor; YPG söz konusu olduğunda Erdoğan ve AKP, AKP öncesi dönemlerde Türkiye'yi yöneten herhangi bir lider ya da partiden, özellikle 1990'lı yıllardakilerden pek farklı davranmıyorlar.

Tüm bunlardan ne anlamalıyız? Erdoğan, kesinlikle Türk siyasetinin en önemli aktörü olmaya devam ediyor. En önemli aktör olarak siyasi gelişmelerdeki rolü reddedilemez. Fakat Türkiye'nin politik manzarası karmaşık ve, Türk siyasi söyleminin böyle bir indirgemeye yatkınlığı olsa da, tek bir kişi üzerinden açıklanamaz. Türkiye çetrefilli bir ülke ve siyaseti de öyle; fazla basite indirgemeye çalışan herkes ya kendini ya sizi aldatıyor veya daha kötüsü, hem kendini hem sizi kandırıyor.

tercumeodasi.org

Blogger tarafından desteklenmektedir.