Türk kışı geliyor - WOTR

"Türkiye'nin siyasi aktörleri, el birliğiyle ülkeyi istikrarsızlığa ya da daha kötüsüne sürüklüyor."


Burak Kadercan / War On The Rocks / 23.09.2015

İstikrar ve demokrasiden yana yoksul olan bir bölgede, bir zamanlar bu iki faktörün temsilcisi olarak görülen Türkiye şimdi belirsizlik ve karamsarlığın ülkesi olarak manşetlerde yer alıyor. Türkiye'nin demokrasi, ifade özgürlüğü ve insan hakları konusundaki geçmişi hiçbir dönem kusursuz olmadı, ancak son zamanlara kadar, şu an verilmesi hiç de kolay olmayan bir şeyi veriyordu: Umut.

Türkiye hakkındaki uluslararası basında çıkan son haber ve yorumlara bir göz attığınızda bu karamsar senaryoların olağanlaştığını göreceksiniz. İç politika söylemleri daha da kasvetli.

Ülkenin siyasi ve etnik hatlar üzerinde kutuplaşmış olması artık bir haber değeri taşımıyor. Daha da endişe verici olan şey, toplumun farklı kesimlerinin artık kendi "gerçekliği" var ve diğer kesimlerin ne söylediklerine kulak vermekle hiç ilgilenmiyorlar. Bu birbiriyle çelişen gerçeklikleri sürdürmek artık mantık ve olgulara dayalı olmayı gerektirmiyor. Bir grubun "Türkiye'de gerçekten olup bitenlere" dair gerçeklik versiyonuna itiraz ederseniz, bir anda şeytanlaştırılacak bir düşman haline gelip "onlardan" oluyor veya en iyi ihtimalle bir aptal oluyorsunuz. Türkiye aklını kaybediyor.


Türkiye'yi "çıldırtan" şey tam olarak ne? Bu tür kolektif bir deliliğin uzun vadeli etkileri ne olacak?

İlk sorunun cevabı, politik alandaki tek kutupluluk ile "ahlaki doğruculuk kültü"nün bir araya gelmesiyle ilgili. İlk etken iç politikada bir denge yoksunluğu yaratıyor; ikincisi, politikacılara takipçilerini hareketlendirme konusunda yardımcı olurken, farklı siyasi grupların üyelerinin birbirleriyle verimli bir şekilde konuşmalarını imkansız hale getiriyor.

Politikacılar ve halk akıllarını başlarına almazsa, ortaya çıkan kolektif siyasi delilik korkunç sonuçlar doğuracaktır. Bu kolektif delilik hali Türkiye'yi, düpedüz bir otoriterlik ya da iç savaşla sonuçlanacak bir "politik kışa" sürükleyebilir. Her iki durumda da, askeri müdahale olasılığını önemli ölçüde artırır.

Denge ve fren mekanizmalarının yokluğu: Türk Siyasetinde Tek Kutupluluk

Uluslararası ilişkiler teorisinden kavramlar ödünç alacaksak, Türkiye'nin siyasi manzarası en iyi tek kutupluluk ile tanımlanabilir. Bu tek kutup olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'nin siyasi gücü, bölünmüş haldeki muhalifleri tarafından kontrol edilemiyor ya da dengelenemiyor. AKP 2002'de iktidara geldi, ancak Türk siyasetinde tek kutupluluk ancak 2011'de mümkün oldu. AKP, çarpıcı bir seçim zaferi elde etmesinin (oyların yüzde 50'sini aldı) yanı sıra, 1960'tan beri siyasette büyük etkisi olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin etkisizleştirilmesini de tamamladı.

2011 yılı itibariyle AKP ve Erdoğan, iki seçmenden birinin desteğini aldı ve bölünmüş bir muhalefetle karşı karşıya kaldı. Bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde AKP, "yüzde 50" olarak adlandırdığı kendi tabanını tek muhatabı olarak kabul ederek olarak kendisini "çoğunlukçuluk tuzağına" düşürdü. Ancak bu, AKP'nin tüm kesimleri birden dışladığı anlamına gelmiyordu. AKP, hükümetle PKK arasındaki, "çözüm süreci" olarak adlandırılan barış görüşmelerini ilerletmekten gerçekten memnun görünüyordu.

Bir süreliğine, tek kutupluluk istikrara götürecekmiş gibi göründü, ancak diğer yandan iki dinamik iş başındaydı. Birincisi, AKP muhalefet çapında koordineli bir çaba olmadan dengelenemedi. Bu durum Erdoğan'ı, kazanımlarını sağlamlaştıracağı, AKP'nin politik sisteme egemen olup rekabetin olanaksız hale geleceği tam teşekküllü bir hegemonya kurmaya yöneltti. Buna yöndeki çabalar ve giderek artan bir biçimde büyüklük taslayan söylemler, muhalefet partilerinde ve temsil ettikleri "öteki" yüzde 50'de, özellikle "laikler"de (veya Kemalistler) ciddi gerilme yarattı.

İkinci dinamik, "küçük kutupların" AKP'yi dengeleyecek olan ortak bir tepkiyi koordine etmedeki isteksizleriydi. (sadece yetersizlikleri değil.) Süslü bir şekilde ifade etmenin yolu yok: Muhalefet partileri çekirdek tabanlarına razı olmuş ve onları keskin, uzlaşmaz bir söylemle sağlamlaştırmakla yetinmiş görünüyorlardı. Sonuç, bir tür paradoks oldu. Muhalefet Erdoğan'a karşı bir denge kuramadı ancak Erdoğan da sisteme tamamen egemen olamadı. Başka bir deyişle, ne Erdoğan muhalefeti susturabildi ne de muhalefet Erdoğan'a karşı ortak bir tepki geliştirebildi.

Ardından, arabanın lastiği patladı. AKP gücüyle orantısız hamleler yaptı ve 2013 yazındaki Gezi Parkı Protestoları ile kendini tamamıyla gösteren karşı tepkiyi tetikledi. O sırada AKP'yi eleştirenler bu protestoları, daha ileri demokrasiye öncülük edecek bir "Türk Baharı"nın başlangıcı olarak ortaya koyma eğilimindeydi. Bendeniz de dahil olduğu bir azınlık başka şekilde düşünüyordu: 2013 yazının protestoları, sadece daha büyük bir hastalığın belirtisi: Türk siyasetindeki denge yoksunluğu. Siyasal gücünü kaybetme endişesi ve belki de siyasi hegemonya kurma hayali ile AKP, çoğunlukçuluk kartına daha da fazla oynadı ve çekirdek tabanı ile özellikle laikler arasındaki ayrışmayı kemikleştirdi. Muhalefet bölünmüş ve sonuçta etkisiz halde kalmaya devam etti.

Bu yıl, sözü edilen denge yoksunluğuna daha fazla katkıda bulunan iki gelişme oldu.

İlk olarak, çözüm süreci başarısız oldu. Bu, AKP ile sol eğilimli, Kürt yanlısı HDP arasındaki ilişkilerin artık ılık olarak tanımlanamayacağı anlamına geliyordu. Nitekim, özellikle HDP Haziran seçimlerinde geçmişte AKP'ye oy veren küçük ancak belirleyici sayıda Kürt seçmenin oyunu çekmekte başarılı olduğunu ispatladıktan sonra, bu iki parti birbirinin can düşmanı haline geldi. HDP, şimdi AKP'yi tek amacı Erdoğan için bir tiranlık kurmak olan bir araç olarak nitelendirirken, AKP de dolaylı ve doğrudan bir şekilde HDP'yi PKK'ya yardım ve yataklık etmekle suçluyor.

HDP'nin gittikçe artan bir şekilde AKP/Erdoğan karşıtı tutum alması, muhalefetin bir bütün olarak zemin kazandığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, HDP ile aşırı milliyetçi MHP Kürt sorunu olarak adlandırılanlar meselede birbirleriyle çatışmakta, CHP bu meselede nerede duracakları konusundan bölünmüş bir halde.

İkinci gelişme 2002'de iktidara geldiğinden bu yana AKP'nin ilk kez oy kaybettiği Haziran seçimleriyle ilgili. AKP'nin aldığı oyun neredeyse yüzde 40'a düşmesi başlangıçta muhalefette mutluluğa neden oldu ve Gezi Parkı protestolarının ilk günlerindekine benzer bir iyimserlik hissi uyandırdı. Fakat denge yoksunluğu devam etti. AKP ışıltısının bir kısmını kaybetti, ancak bölünmüş bir muhalefet karşısında hala tek kutup olmaya devam etti.

AKP, bu gelişmelere milliyetçilik kartına oynayarak yanıt verdi. Türkiye bağlamında bu, PKK ve sempatizanlarına sert ve saldırgan bir tutum takınmayı gerektiriyor. Bu durum, özellikle uluslararası politika öğrencileri için şaşırtıcı bir şey değil: Büyük güçler düşüşe geçtiğinde, sahip olduklarını korumak ve kaybettiklerini geri almak için daha saldırgan olma ve risk alma eğilimi gösterirler. Bu bağlamda, AKP'nin gittikçe artan milliyetçi söylemi, özellikle geçtiğimiz yıl kötüleşen etnik ilişkilere ek gerilim yüklüyor.

Diğer partilerin de bu açıdan boş durmadığını kaydedelim. HDP'yi PKK'nın siyasi kolundan başka bir şey olmamakla suçlayan MHP, HDP karşıtı duruşundan son derece katı. HDP liderleri, özellikle seçim zaferinin ardından, Kürt militanlara karşı sempatilerini dile getirdiler. CHP, yüzde 25 oyu ve nispeten ana akım söylemi ile siyasi sonuçlarda belirleyici bir etki yapamayan, sürekli olarak kafası karışık bir halde kalmaya devam ediyor. Muhalefet partileri, Erdoğan ve AKP'den 7/24 şikayetçi olmalarına karşın, "denge sağlayıcı bir koalisyonu" mümkün kılacak ödünleri vermek istemiyorlar.

Peki bu denge yoksunluğunun net sonucu nedir? AKP düşüşünü durdurmak (ya da hegemonyaya ulaşmak için) ayrıştırıcı kartlara oynamaya devam ediyor ve muhalefet partileri bu stratejiye karşı koymak için çok az şey yapabiliyor. (Ya da yapmaya niyetleri yok.) Hatta, muhalefet partilerinin AKP'nin stratejisine karşı tepkilerinin, politik (genellikle laik-muhafazakar şeklinde tanımlanan) ve etnik gerilimleri daha da derinleştirdiği iddia edilebilir. Türkiye'nin siyasi partileri bir tür "direksiyonu kim kıracak oyunu" oynuyorlar. Eğer buna devam ederse, ülke siyasi ve etnik hatlardan çatırdamaya başlayacak, ancak hiç bir taraf rotasını değiştirmekle ilgilenmiyor gibi görünüyor.

Sadece kendi çıkarıyla ilgilenen aktörlerin etkileşiminin, elde edilebilecek olumlu sonuçların mümkün olandan daha düşük seviyede olmasına yol açabileceği fikri yeni değil. Bu tür dinamiklerin tam da politikanın konusu olduğu savunulabilir. Fakat Türk iç politikası, tek kutuplulığun etkilerini artıran bir başka sorunla daha karşı karşıya: Siyasi partiler arasında, özellikle en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda, anlamlı tartışmaların önünü kesen ahlaki doğruculuk kültü.

Ahlaki Doğruculuk Kültü

Türkiye'de siyasi söylem, her bir grubun diğerine karşı tartışmasız doğruluğu iddialarıyla şekillenmektedir. Her yerde siyasetin doğruluk temelinde tartışıldığı, her bir tarafın daha üst bir noktada olduğunu iddia ettiği doğru. Bununla birlikte, Türk siyasi söyleminde, bu eğilim uçlara götürülüyor. Farklı politik gruplar aynı eylemi kendi takipçilerine doğru ve yanlış olarak sunabilir ve daha önemlisi, bu tür projeksiyonların grup üyeleri tarafından eleştirilmesi oldukça zordur. Her bir grup diğer grupların doğru algısını umursamayı uzun süre önce bıraktı. Doğru olarak kabul edilmiş bir ölçüte uyulmamasıyla, farklı siyasi gruplar bu eylemden (veya tercihten) başlayarak ve kendi tercihlerini haklı çıkarmak ve diğerlerini şeytanileştirmek için doğruluğu ex post facto [eylem sonrası, geriye dönük olarak ç.n.] tanımlarlar.

Ahlaki doğruculuk kavramı, grup içi seferberlik için bir araç, hem de etkili bir araç haline geldi. Her grup, her zaman kendisinin doğru yerde durduğunu iddia ederek diğerlerini satılmış veya aptal olmakla suçluyor. Bu koşullar altında ahlaki doğruculuk kültü, hem grupları bölen aşılmaz bir engel hem de grup üyelerini, ve belki siyasetçileri bile, politik açıdan deli hale getiren bir "yankı odası" olarak işlev görüyor.

Bu ahlaki doğruculuk kültünün, halihazırda tek kutupluluk ve denge yoksunluğunun sıkıntılarıyla karşı karşıya olan bir siyasi ortamı kolektif deliliğin kenarına sürükleyen birbiriyle ilişkili iki etkisi var.

Her şeyden önce, her grubun üyelerini kendi "gerçeklik"leri içinde tutar. Bir grubun üyeleri kendilerine ve gruptaki diğer üyelere şunları söylüyor: Tanım gereği, bizler iyi insanlarız ve bizden olmayan herkes ya kötüdür ya da ahlaki açıdan yozlaşmıştır ve kesinlikle onlarla müzakere etmeye değmez. Siyasal gücün dağılımı Türk toplumunu bölüyor; ahlaki doğruculuk kültü onları kendi grupları içine hapsediyor ve iletişimi neredeyse imkansız hale getiriyor. Tüm taraflardan politikacılar, en azından teorik olarak, bu kısır döngüyü aşabilir veya bunu deneyebilirler. Ancak, onlar ya kendi tabanlarını sağlamlaştırmak ve müzakere masasında ellerini güçlendirmek için ayrıştırıcı söylemi yükseltiyorlar ya da ülkeyi ele geçirmekte olan kolektif siyasi deliliğin kurbanları olmuş durumdalar. Sonuç olarak, saldırgan ve acımasız söylemleri sakin sesleri bastırıyor ve ülkeyi geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru itiyor.

İkinci etki olarak, kendi doğruluğuna olan sarsılmaz bir inanç, zimmete para geçirmeden iftiraya veya cinayete kadar herhangi bir eylemi, elbette "dava" uğruna yapıldıkları sürece, meşru göstermeye yardımcı olur. Mağdurlar "başka" bir gruba mensup olduklarında mağduriyetleri hiçbir şekilde kabul edilmiyor ve "kabul edilebilir" bir tali hasar ya da başlarına geleni hak eden düşmanlar olarak görülüyorlar. Bu tür eğilimler, giderek daha zalimce ve duyarsız hale gelen iç siyaset söylemini yansıtıyor: Siyasi liderler ve takipçileri, artık şiddet eylemlerini dahi gözlerini kırpmadan meşrulaştırabilirler. Her grup, diğerlerini "ahlaksızlık" ve "saldırganlık" ile suçlarken kendi fiillerini anında ve zahmetsizce aklıyor, hoşgörüye ve uzlaşmaya imkan bırakmıyor.

Sonuç olarak, ahlaki doğruculuk kültü, Türk siyasi söylemini herhangi bir anlamlı bir tartışmadan (ve hatta mantıktan) mahrum bırakıyor ve onu "gürültü"lerden ibaret hale getiriyor. Her bir grubun üyeleri karşıtlarından daha çok bağırmak için ellerinden geleni yapıyor ve bu da hem siyasetçileri hem de destekçilerini, sadece tek yönde argümanları duyup öne sürdükleri halde politik tartışma yapıyor gibi göründükleri "ideolojik yankı odaları" tuzağına düşürüyor. Bu yankı odaları içinde, politikacılar ve "aktivistler", "diğer" grupları ahlaken yozlaşmış, yetersiz ve hatta insandan aşağı olarak tasvir ederek birbirlerine kendilerinin ve "kamp"larının ne kadar mükemmel olduklarını sürekli olarak hatırlatıyor. Bu manzara sadece verimsiz diyaloga neden olmakla kalmıyor, aynı zamanda fikir alışverişi ve uzlaşının yerine "diğerleri"ne hakaretin ve aşağılamanın geçtiği düşmanlık döngüsünü de besliyor.

Özetle, siyasal iktidarın dağılımında denge yoksunluğu ve ahlaki doğruculuk kültü, Türkiye'deki siyasi söylemi delirtiyor. Sonuç, ağır çekimde ilerleyen baş edilmesi güç bir siyasi kriz.

Peki, bu kolektif deliliğin sonu nereye varır? Bir "Türk kışı", eğer gelirse, bugünün zehirli politik atmosferini mumla aratır. Bu tür bir politik kış, olası iki senaryo ile sonuçlanabilir. Birincisi, AKP düşüşünü durdurmayı başarır ve hegemonya için ilerler; bu da büsbütün otoriter bir rejim anlamına gelir.

İkinci senaryoda hem AKP hem de muhalefet partileri başarısız olur; AKP hegemonya kuramaz, muhalefet denge sağlamada aciz kalır. Böyle bir manzara büyük olasılıkla Türk siyasi tarihinin iki karanlık bölümünü bir araya getiren bir fırtınaya benzeyecektir: 1970'lerin siyasi kutuplaşması (bu kez artık sol ve sağ gruplar arasında değil, laikler ve muhafazakarlar arasında) ve 1990'ların etnik gerilimi (bu kez artık güneydoğuda PKK-Devlet çatışmaları ile sınırlı değil, bütün ülkeye yayılmış.)

İkinci senaryoda daha yüksek olmakla birlikte her iki senaryoda da, askeri müdahale riski artacaktır. Silahlı kuvvetlerin siyasete müdahale etme kabiliyetinin Ergenekon ve Balyoz davaları ile geriletildiği doğru. Ancak Türk kışı gelirse, ülke darbe riskiyle tekrar karşı karşıya kalır. Siyasal istikrarsızlık fiili iç savaşa (politik ve/veya etnik) yol açarsa, ordu yeniden siyasette önemli bir aktör haline gelecektir. Anılan davalar, "tepeden" (başka bir deyişle Genelkurmay'dan) bir müdahaleyi neredeyse imkansız hale getirmiş olsa da, özellikle iç savaş ve kaosun belirgin hale geldiği politik bir ortamda, gizlilik içerisinde çalışıp organize olabilecek orta seviye subayların darbe girişimlerini ihtimal dışı bırakmıyor.

Türk siyasetinin seyircileri olarak şu anda ağır çekimle uçlara yığılmayı izliyoruz. Türkiye'nin siyasi aktörleri, el birliğiyle ülkeyi istikrarsızlığa ya da daha kötüsüne sürüklüyor ve birbirlerine bağırmakla çok meşgul olduklarından eylemlerinin sonuçlarını kavrayamıyorlar. Türk politikacıları ve toplumu, kolektif delilik halinden "uyanmak" zorunda. Bunu yapamazlarsa, winter is coming.

tercumeodasi.org

Blogger tarafından desteklenmektedir.