Türkiye'nin Afrin operasyonu tamamen rasyonel - The Atlantic

"Amerikalı yetkililerden farklı olarak Türkler (doğru olarak) YPG ile PKK arasında hiçbir ayrım yapmıyorlar."



S. A. Cook (CFR) / The Atlantic / 22.01.2018

19. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Rusya Osmanlı İmparatorluğu'nun topraklarını ya işgal etti ya da o dönemde Osmanlı toprakları olan Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Karadağ, Bulgaristan, Tunus ve Mısır'ın bağımsızlığını teşvik etti. 1920'de Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri Lübnan, Suriye, Ürdün ve İsrail'i imparatorluktan ayıran Sevr Antlaşması'nı imzalamaya mecbur bıraktı. Antlaşma Fransızlara, Lübnan ve Suriye'deki manda yönetiminin yanında, Anadolu'nun güneydoğu kesiminde bir nüfuz bölgesi, İtalyanlara ise Antalya ve Konya da dahil olmak üzere Anadolu topraklarının güney ve iç kesimlerini içeren bir bölge veriyordu. Yunanistan şimdi İzmir olarak bilinen Smyrna'da, idaresi altında bir yönetim kurdu.

Buna yanıt olarak, daha sonra Atatürk olarak tanınacak, Mustafa Kemal adlı bir Osmanlı subayı ve milliyetçi kadrosu bir ordu kurdu ve 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti adını alacak olan ülkeden İtilaf Devletlerini çıkardı. Atatürk'ün zaferine ve sonrasında Türkiye'nin bölgesel bir güç haline gelmesine rağmen imparatorluğun parçalanması ve Anadolu'daki kalıntılarını bölme teşebbüsü, Türkiye'nin siyasal kültüründe yabancı güçlere-hatta müttefiklere- karşı çok derin ve bariz bir güvensizliğin tohumlarını ekti.

94 yıllık bağımsızlık boyunca Türk liderler, Birinci Dünya Savaşı sonrası parçalanma kabusunun asla tekrar yaşanmayacağı dile getirdi. Ancak, önlemek için tüm çabalarına rağmen, Kürtlerin Rojava ya da Batı Kürdistan olarak adlandırdığı Suriye toprakları ve ABD ile bu kabus geri döndü. Bu, geçen hafta sonu Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın neden Afrin'e harekat emri verdiğini açıklıyor. Bölge, Demokratik Birlik Partisi (PYD) ve silahlı gücü olan Halk Koruma Birlikleri'nin (YPG) kontrolünde. YPG, IŞİD ile mücadelede ABD'nin etkili bir ortağı oldu ancak hem ABD hem de Türkiye'nin terör örgütü olarak tanımladığı PKK'nın kontrolü altında.

Türk yetkililer bu harekatı bir terörle mücadele operasyonu olarak tasvir ederken (tuhaf bir şekilde operasyona Zeytin Dalı ismi verildi), Türkiye'nin terörle mücadele konusunda cevaplaması gereken çok soru var. Suriye'deki çatışma boyunca, Türk hükümeti cihatçılara göz yumdu, El Kaide üyelerine imkan sağladı ve IŞİD ile mücadelede (en iyi ihtimalle) kararsızdı. Ayrıca Türkiye'nin, birçok Kürt vatandaşının şikayetlerine sıkılı bir yumruk yerine açık bir elle yaklaşmasının muhtemelen daha iyi olacağını belirtelim. Harekatı desteklemek için düzenlenen mitinglerde Türk liderlerin tüyler ürpertici söylemlerinin insanın kanını dondurduğu da doğru.

Ve yine de Türkiye'nin bu operasyonu tamamen rasyonel; sadece Türklerin Suriye'deki savaşı ve bunun kendi güvenliğine etkisini nasıl gördüğü açısından değil, aynı zamanda Türkiye'nin coğrafyası, kimliği ve büyük güçlerle arasındaki sorunlu geçmiş açısından mantıklı. Washington'daki karar vericiler sıklıkla Türkiye'nin, konumuna dayalı stratejik önemini dile getiriyor. Ülkenin başkenti Ankara, birçok ABD dış politika meselesinin (Balkanlar, Doğu Akdeniz Bölgesi, Kafkaslar ve Ortadoğu) coğrafi merkezinde bulunuyor.

Bu coğrafyanın Türkler için dezavantajları da var. Osmanlı İmparatorluğu'ndan arta kalan bir devlet olarak, kendilerinin de bildiği gibi tehditkar, istikrarsız veya savaş içindeki ülkelerle uzun sınırlar paylaşıyorlar. Atatürk'ün ünlü sözündeki, "yurtta barış, dünyada barış"ı sağlamak, komşu ülkedeki bir parçalanmanın kendi birliğini tehdit ettiği bir durumda zor. Takip edenler, Ekim 2016'da Erdoğan'ın Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırlarını belirleyen Lozan Anlaşmasını sorgulaması üzerine şok oldular. O dönemde Türkler, Irak'taki Kürtlerin bağımsızlıklarını ilan etmeleri ihtimaliyle karşı karşıyaydı ve bununla beraber Suriyeli Kürtlerin de savaş alanındaki başarıyı ve Amerikan desteğini aynı şeyi yapmak için kullandıkları görülüyordu.

Bu coğrafi kader, Türkiye'nin etno-ulusal devleti içindeki çözülmemiş kimlik sorununu daha da belirgin hale getiriyor. Ülkenin siyasi, sosyal ve ekonomik yaşamına başarılı bir şekilde katılmış birçok Kürt olduğu doğrudur. Ancak, yaklaşık 15 milyon Kürt vatandaşı içinde, kimliklerini inkar eden veya "Kürtlüklerini" ifade etmelerini zorlaştıran bir toplumdan yabancılaşmış çok sayıda kişi de var. Bu koşullar ayrılıkçıları yarattı. PKK olarak ortaya çıkan bu ayrılıkçılar, galip gelmeleri durumunda Türkiye'nin güneydoğusunda büyük bir bölümün koparılacağı korkusunun Türkler arasında yayılmasına neden oldu. Türklerin bakış açısıyla, mevcut Türk topraklarına dair Ermeni ve Yunan iddiaları ne anlama geliyor? Her üç Anadolu azınlığının da Batı'da güçlü desteğe sahip olması Türkiye'deki bölünme korkusunu artırıyor. Bu durum Batılılar için mantıksız ve hatta komplo teorisi gibi görünüyor ancak Türklere göre mantıklı.

Coğrafi açıdan tehlikelere açık olma ve kimlik üzerine bitmeyen mücadele konularında Türklerin duyduğu endişeler, Türkiye'nin büyük güçlerle ilişkilerindeki olumsuz geçmişi ve Suriye'deki mevcut çatışmayla iç içe geçmiş durumda. Amerikalıların Suriye'deki katliamlara dört yıldan fazla bir süre müdahale etmedeki isteksizliği Türkiye'nin güvenliği için bir tehdit oluşturdu ve sonra ABD Kobani'nin ardından müdahale edince, ABD bunu Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek şekilde yaptı. YPG, IŞİD'i Amerikan yardımı ile ortadan kaldırınca, Suriye-Türkiye sınırı boyunca giderek daha fazla toprağı kontrolü altına aldı. Elbette, Türkiye'nin IŞİD ile mücadele konusundaki isteksizliği ABD'yi YPG ile çalışmaya itti ancak, sözde stratejik ortağı ile en büyük düşmanı arasında gelişmekte olan ilişkileri izleyen Türk yönetimi bu noktayı hemen hemen hiç görmedi.

Amerikalı yetkililerden farklı olarak Türkler, (doğru olarak) YPG ile PKK arasında hiçbir ayrım yapmıyorlar. ABD'nin, Suriye Kürtleri ile birlikte çalışarak IŞİD'i mağlup ettikten sonra YPG'yi bir çeşit "sınır kuvveti" haline getireceği ilan etmesiyle Türklerin, ABD yönetiminin Suriye'de Kürtlerin toprak talebini desteklediği sonucuna varmaları mantıksız bir çıkarım değil. Bu toprak talebi, Türkiye'nin bakış açısına göre, "terörist bir devlet"in ortaya çıkması demek.

Suriye iç savaşındaki değişimler ve ABD'nin IŞİD'i mağlup etme isteğiyle birlikte bu savaşın içine sürüklenmeme yönündeki kararlılığı, Washington'un yaklaşımında tutarsızlıklar yarattı. Dostunuz düşmanının dostu olmak, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın rejiminin ve Trump yönetiminin birlikte karşı çıktığı Afrin Harekatı gibi sonuçların ortaya çıkmasına katkıda bulunuyor.

Afrin'in kuzeybatıda, Pentagon'un asıl önem verdiği Fırat'ın doğusunda kalan bölgenin uzağında olduğu doğru ancak Savunma Bakanı James Mattis'in Zeytin Dalı Operasyonu'na ilişkin yaptığı "bu işi halledeceğiz" açıklaması, Türklere karşı elinde pek bir şey olmayan bir adamın sözleri. ABD'nin kendini Afrin'de Türkiye'nin 30 km'lik güvenli alanına uydurması muhtemel ancak Türkler ABD'ye (belki de onarılamaz bir şekilde) güvenmiyorlar. Washington, asırlık kabuslarında merkezi bir rol oynuyor.

tercumeodasi.org

Blogger tarafından desteklenmektedir.