Türkiye ve İran arasındaki 'soğuk barış' - BESA Center

"Türkler, İranlıların "mezhepsel bir yaklaşımı çok fazla vurguladığını" fark ettiler ancak kendilerinin de tam olarak aynı şeyi yaptığını İranlıların açıkça görebileceğini kavrayamadılar."


Burak Bekdil / Begin-Sedat Stratejik Çalışmalar Merkezi / 13.02.2018

Osmanlı Türkleri ve Safevi Farslar, kesin bir sonuç vermeyen bir dizi savaşın ardından 1639'da, yüzyıllarca sürecek yaklaşımı benimsemeye karar verdiler: Soğuk barış. İran'ın 1979'daki İslam Devrimi'nden sonra bu soğuk barış sınandı: O zamanlar kararlı bir şekilde laik olan Türk egemen sınıfı, Tahran'daki mollaların "sapkın İslamcılılıklarını" Türk topraklarına ihraç ederek Türkiye'yi baltalamak isteyebileceklerinden korkuyordu.

Türkiye, kararlı laiklikten seçilmiş İslamcılığa doğru yöne değiştirdikten sonra bu soğuk barış 21 yüzyılda farklı bir boyut kazandı. Teorik olarak, soğuk barış sadece "barışa" dönmeliydi. Ama öyle olmadı, çünkü Türkiye'nin İslamcılığı fazla Sünni ve İran'ınki fazla Şii'ydi.




Bu soğuk savaş, hem Ankara hem de Tahran'ın saygı duyduğu altın kurallarıyla beraber devam etti: Hasmına saygı gösterir gibi davran, açıktan karşı karşıya gelme ve ortak düşmanlara karşı (ki bol miktarda var) işbirliği yap.

Bu soğuk barış ortakları arasındaki ticaret gelişti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, başbakanlığı döneminde Tahran'ı ikinci evi olarak gördüğünü söyledi. Buna karşılık İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad iyi dostu Erdoğan'ı "Siyonist rejime karşı net duruşundan dolayı" övdü. "İran geçidi", en azından teoride, mükemmel bir ilerleme kaydediyordu.

2009 yazında Tahran'da büyük protestolar patlak verdi ve binlerce öfkeli İranlı genç Ahmedinejad'ın yozlaşmış şeriat yönetimine karşı Yeşil Hareket bayrağı altında ayağa kalktığında Türk hükümeti Tahran'a destek mesajları verdi. Protestolara değinen dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül "İran gibi büyük bir ülkenin içişlerine müdahale etmek doğru değil. İran'ın istikrarı bizim için çok önemli. İran'ın sorunlarının iç barışa zarar verilmeksizin çözülmesini istiyoruz." dedi.

Dört yaz sonra, 2013'te milyonlarca Türk, "İran yönüne" gittiğini düşündükleri hükümete karşı, yani otokrasi ve İslamcılığın hoş olmayan bir karışımına doğru ilerlediğini düşündükleri bir hükümete karşı sokaklara çıktı. Protestolar büyürken, İran hükümeti sessiz kalarak 2009'a karşılık vermiş oldu. Anlaşılması güç bir şekilde, İranlı gençler de Türkiye'deki protestolara, bir kısmı heyecan ve merakla takip etse bile büyük oranda kayıtsız kaldı.

Protestoların zirvesinde Erdoğan ve üst düzey yetkilileri, telekineziden Yahudi lobi gruplarına, Siyonistlere, batı hükümetlerine, batı medyasına ve batılı hava yolu şirketlerine kadar uzanan zengin bir listeyi suçladı. Belli ki bunlar, yeni bir Türk imparatorluğunun yükselişini durdurmak amacıyla bir araya gelmişti.

2017 yılının sonunda, olaylar Fars sokağına geri döndü. Türk-İran soğuk barışının altın kuralı değişmeden kaldı. Ankara, İran kentlerindeki protesto gösterileri konusunda endişelerini dile getirdi ve ardından bu "kardeş ülkelerin" dışişleri bakanları sıcak bir telefon görüşmesi yaptı.

Erdoğan, Türkiye'nin İran'ın istikrarına ne kadar çok önem verdiğini dile getirdi ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'yi bol bol övdü. Bu arada İranlı yetkililer, "üst akıl" (Ankara'daki yetkililerinin henüz tanımlamadığı bir Türk icadı) gibi ezoterik varlıkları suçlayan Türk dostları kadar becerikli olamasalar da, ülkedeki protesto gösterileri için "İran'ın düşmanlarını" suçladı.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu'nun açıkça İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve ABD Başkanı Donald Trump'ı İranlı protestocuları desteklemekle suçlamasıyla Türkiye, İran'ın içişlerine müdahale etmek isteyebilecekleri uyardı. Protestocular arasında ırkçı işaretler yapan Azeri-Türk pantürkist gençlik gruplarının görülmesiyle Ankara, aşırı milliyetçi Türk politikacıları Türk protestocuları "protesto görüntülerinden çekmekle" görevlendirdi. Bu da başka bir kardeş jestiydi.

Türk-Fars ilişkisinde sıklıkla görüldüğü gibi bu islami kardeşlik anları yanıltıcıdır. Farklı muhafazakar çizgilerdeki İran mollaları için Türkiye fazla batılı, fazla sinsi ve fazla Sünni kalıyor. Ve Ankara'daki yeni Osmanlıcılar için İran fazla hırslı, fazla güvenilmez ve fazla Şii. Tahran, Şam ve Beyrut Türklerin yeni-Osmanlı hırslarına karşı.

Ankara farklılıklar yerine ortaklıklara vurgu yaparak Tahran'daki gönülleri ve zihinleri kazanabileceğini düşünüyordu. Türkler İran'a yapılan yaptırımlara karşıydılar ve daha sonra İran'ın yaptırımları delmesine yardım ettiler. Aynı zamanda ortak bir düşman; İsrail vardı ancak gelişmelerden de görüldüğü gibi İsrail bile Sünni Türkiye ve Şii İran'ı birleştirmek yerine ayrıştırabilir.

Yakın zaman önce Erdoğan, Doğu Kudüs'ü Filistin devletinin başkenti olarak tanımaya dönük uluslararası gayretlerin başını çektiğinde Tahran bu çabaları "olması gerektiğinden çok az, çok geç" olarak yorumlamıştı. İran'a göre Türkler, Kudüs'ün sadece doğu kesimi değil tamamını Filistin'in başkenti olarak tanımalıydı. Ankara'daki Sünni mollalar bunu Şii mollaların Ankara'nın planını bozmaya çalıştığı şeklinde değerlendirdi.

Erdoğan Aralık ayında, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın "terörist" olduğunu ve "gitmesi gerektiğini" tekrar dile getirdi. Esad, Tahran mollalarının bu bölgedeki en güvenilir müttefiki. Erdoğan istedi diye Esad'ın gideceğini düşünmenin Tahran'da (ve Moskova'da) tebessüme neden olması muhtemel.

Nadir görülen bir şekilde, Erdoğan 2012'de Türk-Fars oyununa nispeten gerçekçi bir biçimde değindi: "Rahatça İran'la birlikte çalışamıyoruz. Mezhepsel bir yaklaşımı çok fazla vurguluyorlar. Önde gelen İranlılara defalarca söyledim: Alevi-Sünni (ayrımını) bir kenara bırakalım. Her şeyden önce bizler müslümanız. Bu meseleye (Suriye meselesine) müslümanlar olarak yaklaşalım. İkili görüşmelerde 'Bu meseleyi birlikte çözelim' diyorlar ama adım atmaya gelince maalesef kendilerine özgü çalışma yöntemleri var. Bu, tabii ki çok üzücü."

Türkler zekidir, ancak her zaman yeterince değil. Sonunda, İranlıların "mezhepsel bir yaklaşımı çok fazla vurguladığını" fark ettiler. Ancak, Türklerin de tam olarak aynı şeyi yaptığını İranlıların açıkça görebileceğini kavrayamadılar. Kureyş günlerinden beri 14 asırdır süren bir savaşa "bu meseleyi müslümanlar olarak çözelim" söyleminin son verebileceğini düşünmek çocukça.

tercumeodasi.org




Son Çeviriler