Rusya ve İran'a karşı en iyi savunma Suriye'de saldırıya geçmek - Hoover Enstitüsü

"ABD yönetimi dile getirdiği hedeflerinde samimi ise saldırıya geçmeli."



T. Badran (Demokrasileri Savunma Vakfı) / Hoover Enstitüsü / 20.03.2018

Trump yönetimi Suriye stratejisini Ocak ayında açıkladı. Dışişleri Bakanı Rex Tillerson Hoover Enstitüsü'ndeki bir konuşmasında beş temel hedefi ortaya koydu ve önceliğin İran'ı çevrelemek olduğunu açıkça belirtti. Tillerson İran’ın, Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bir “hilal” oluşturmasını ve Suriye’yi, komşu ülkeleri tehdit etmek için bir sıçrama tahtası olarak kullanmasını ABD'nin engelleyeceğini söyledi.

Bu hedeflerin doğruluğu şimdi daha da net ve Obama yönetiminin de hedefleri bunlar olmalıydı. Ancak Obama bu hedeflere göre hareket etmek yerine Tahran'ın Irak, Suriye ve Lübnan'daki nüfuzunu genişletmesine izin verdi (Yemen de cabası), İran’ı güçlendirmeye ve kazanımlarını pekiştirmeye yarayan Rusya’nın Suriye müdahalesine göz yumdu. Sonuç, ABD’nin bölgesel ittifakları ve NATO için bir sorun ve Rusya’nın Doğu Akdeniz’de revizyonist bir güç olarak yeniden ortaya çıkması oldu.

Etkili bir İran stratejisi, kara birlikleri açısından Suriye'de neredeyse tamamen İran'a bağımlı olan Rusya'yı da çevrelemek anlamına gelir. Fakat bunu yapmak Amerikan bakış açısında bir değişimi gerektiriyor. Geçtiğimiz on yıl boyunca terörle mücadele başlığı ABD'nin bölgedeki politikasına hakim oldu. Washington’un IŞİD gibi devlet dışı aktörlere odaklanması tehlikeli jeopolitik değişimlerin ve hasım devletlerin güçlenmesinin görmezden gelinmesine ya da hatta bu gelişmeler için uygun ortamın sağlanmasına neden oldu.

Bu nedenle, yine Ocak ayında yayımlanan Ulusal Savunma Stratejisi'nin, “Şu an ABD ulusal güvenliği için temel endişe terörizm değil, devletlerarası stratejik rekabettir." vurgusu dikkat çekici. Ortadoğu bağlamında bu vurgu, Obama'nın İran yanlısı politikasıyla altüst olan ABD stratejisini ve müttefiklik ilişkilerini düzeltmek için önemli bir ilke. Açıklanan bu prensip, Suriye'deki ABD politikasının temeli haline getirilmeli.

Trump yönetimi bugüne kadar bu prensipleri politikaya dönüştürmede yeterince etkili olamadı. Yönetim içindeki söylem farklılıkları devam ediyor. Şubat ayında Temsilciler Meclisi Silahlı Hizmetler Komitesi'ne bilgi veren CENTCOM Komutanı Joseph Votel, askeri bileşeni stratejiden çıkardı. Votel İran'ı, bölgedeki “ABD çıkarları ve ortaklıkları için en büyük tehdit” olarak tanımlasa da İran'a Suriye'de karşı koymanın “ABD'nin bir askeri hedefi” olmadığını, bunun “askeri olmayan” yollarla ulaşılabilecek daha geniş çaplı bir “ABD hedefi” olduğunu söyledi.

Amerikan ordusu Suriye'de İran'la daha agresif bir şekilde karşı koysa sonucu ne olurdu? Yaşanan son gelişmeler cevabın ne olduğunu ortaya koyuyor. 7 Şubat'ta İslam Devrim Muhafızları, Rus paralı askerleri ve Suriye milis kuvvetlerini içeren, bir tabur büyüklüğünde rejim yanlısı savaşçı, Deyrezzor'daki Konoko doğalgaz sahaları yakınında ABD destekli SDG'nin bir birliğine saldırdı. Amerikan ordusu saatler içinde, saldırganların yarısını imha etti.

ABD'nin bu ateş gücünün; İran ve özellikle Rusya’nın kuvvetlerinin işini bitirmedeki hızın Amerikan güçlerinin kapasitesi hakkında bir fikir veriyor olması gerekir. Başka bir şekilde ifade edersek, ABD’nin Suriye’deki sorunu kapasite yetersizliğinden kaynaklanmıyor. Sorun, hedefin net olmaması. Suriye'de Amerikan askeri, ekonomik ve politik gücünün kullanımındaki limitler genellikle keyfi bir şekilde ve dış faktörlerin bu yönde bir dayatması olmaksızın belirleniyor. ABD politikası Suriye'de İran nüfuzuna artık razı olmayacağından, bu limitler rasyonel ve dikkatli bir şekilde, beyan edilen strateji çerçevesinde yeniden değerlendirilmeli.

Deyrezzor'daki Amerikan güç gösterisi yerel Sünni Arap nüfusa çok önemli bir mesaj gönderdi: ABD kendisinin veya müttefiklerinin kontrol ettiği alana İranlıların ve Esad rejiminin girmesine izin vermeyecek. Ayrıca ABD; Esad rejiminin ve dış destekçilerinin Suriye'nin doğusundaki, şu an Amerikan kontrolünde bulunan enerji kaynaklarına erişimine izin vermeyeceğini açık bir şekilde ortaya koydu. Üstün askeri güç, bölgede hakimiyetin sürdürülmesi ve ekonomik kaynakların korunmasından oluşan bu bileşim, İran ve rejim güçlerini doğu Suriye toprakları ve Irak sınırından uzak tutmak için önemli.

Bu olumlu yönleri olsa da, ABD'nin Rus ve İran güçlerine saldırısı tamamen savunma amaçlıydı; İranlıların ABD denetimi altındaki bölgelerde toprak elde etmesini engellemekten ibaretti. Böyle savunmaya dayalı bir duruş, Tillerson’un ifade ettiği hedeflere ulaşmak için yeterli olmayacak.

ABD yönetimi bu hedeflerde samimi ise, iki ek adımı göz önünde bulundurmalıdır: Saldırıya geçmek (sadece sınırlı ve açıkça belirlenmiş hedeflere ulaşmak için) ve bölgesel müttefiklerle daha yakın çalışmak. (özellikle İsrail’le)

İsrail'le birlikte çalışmak ABD'nin kabiliyetlerini önemli ölçüde artırabilir. Deyrezzor'daki çatışmadan birkaç gün sonra İran'a ait bir İHA İsrail hava sahasına girdi. İsrail, Palmira yakınlarındaki Tiyas askeri üssünde bulunan İran komuta merkezini yok ederek yanıt verdi, devamında İran ve Esad rejimine ait çok sayıda hedefi bombaladı. Bu olay, İran ve Esad rejiminin zayıflığının bir kez daha altını çizdi. İran ve Hizbullah hedeflerine karşı devam eden saldırılarını genişletmesinde İsrail'le yakın koordinasyon içinde bulunmanın, İran'ın Suriye'deki konumu üzerinde yıkıcı bir etkisi olacaktır.

ABD saldırıya geçerek, İsrail’in Rusya karşısında elini güçlendirecek, Kremlin’den ricada bulunma ihtiyacını azaltacak ve böylece Moskova’nın İsrail’in güvenliği konusunda kendini bir hakem olarak konumlandırma becerisini zayıflatacaktır. Örneğin, İran'ın İsrail sınırından 5-7 kilometre uzak durma taahhüdünü elde etmek için Rusya'yla pazarlıklar yerine ABD, İsrail’in Suriye’de İran'a karşı aldığı pozisyonu benimseyebilir ve bunu uygulamada İsrail'e yardımcı olabilir. Böyle bir duruşun, Suriye'nin güneyi ve doğudaki ABD bölgesi açısında önemli role sahip bir başka kritik müttefik olan Ürdün üzerinde doğrudan bir etkisi olacaktır.

Esad ve İran, Rusya'nın üzerinde durduğu iskele durumunda. Bu nedenle, onları hedeflemek Moskova'yı zora sokar ve elini zayıflatır. Sadece Rusya’yı İsrail ve Ürdün'ün sınır kaygılarına saygı duymaya zorlamak bile Rusya’nın Suriye'deki konumunu zayıflatacaktır.

ABD, daha saldırgan bir askeri duruşu benimsemenin yanı sıra, Esadist Suriye'nin ekonomisini çökertmeye yönelik hamlelerini yoğunlaştırmalı. Tillerson'ın belirttiği gibi, ABD'nin politikası “Esad rejimi ile diğer ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri engellemektir.” ABD, rejimin “yeniden yapılanma” için kaynak elde etmesine engel olmakla kalmamalı, aynı zamanda rejim ve müttefikleri üzerindeki yaptırımları artırmalıdır. Esad'ın yaptırımları delmesine yardım eden komşu ülkeler, özellikle Lübnan, üzerinde yoğunlaşmak öncelik olmalıdır. Aynı şekilde ABD, Amman'ı Deraa'daki sınır kapısını kapalı tutmaya teşvik etmeli ve Suriye ile ticaretin yeniden başlamasına engel olmalıdır. Rejime, etkin bir şekilde, Akdeniz'in Kuzey Kore'si olarak muamele edilmeli.

Bir ekonomik abluka Amerika'ya da sorumluluklar yükleyecektir. ABD Deyrezzor'daki çatışmayla rejimin ve destekçilerinin doğu Suriye'nin ekonomik kaynaklarına erişmesine izin vermeyeceğini gösterdi. ABD bu tavrı bir politika ilkesine dönüştürmeli. Yani ABD, kontrol ettiği bölgedeki yerel müttefiklere, rejim ile politik veya ekonomik bir sözde “yeniden entegrasyon”a kesin bir şekilde karşı olduğunu açıkça göstermeli. ABD bölgesindeki ekonomik kaynakların bölge halkı için kullanılması, askeri yöntemlerle birlikte, rejimin bölge halkı içinde destekçi bulması engellemek için önemli bir araç. Bu kaynakların uygun bir şekilde yönetimi ile birlikte, özellikle Ürdün ve Türkiye ile alternatif ticaret ilişkilerinin geliştirilmesi gerekecektir.

Bu bizi belki de en zorlu meseleye getiriyor: Türkiye ile ilişkilerin onarılması. Obama’nın politikası, Suriye’deki jeopolitik saflaşmayı kasıtlı olarak altüst etti ve bunun en bariz örneği Türkiye oldu. IŞİD'e karşı harekat; PYD ve terör örgütü PKK'nın Suriye kolu olan YPG ile ABD arasındaki ilişkileri derinleştirerek bu yanlış saflaşmayı pekiştirdi. Rusya’ya fayda sağlayan bu durumun daha da kötüleşmesini önlemek için NATO müttefiki Türkiye’nin kaygıları giderilmelidir.

Öte yandan ABD, ne YPG ne de Türkiye'nin Suriye'deki başlıca ABD hedefini zora sokmasına izin veremez: İran'a karşı koymak. İyi haber şu ki, iki tarafın da ABD'ye ihtiyacı var ve iki taraf da ABD'nin desteğini istiyor. ABD'nin, YPG için katı sınırlar ve şartlar getirip Türkiye'nin taleplerini karşılarken, tamamen ABD desteği sayesinde hayal edilemez seviyelerde özerklik elde eden Suriyeli Kürtlere belirli garantiler vererek bir orta yol bulmayı denemesi gerekecek. Bu noktada, YPG'nin ABD kontrolünden çıkıp Rusya ve İran için potansiyel bir enstrüman haline gelmesi ne Türkiye'nin ne de ABD'nin çıkarınadır. ABD'nin aynı zamanda, rejimin ve İran'ın kendi çıkarlarına kullanabileceği Kürt-Arap gerginliklerini önlemek için Arap nüfusun çoğunlukta olduğu bölgeleri elde tutmak ve yönetmek etmek için Sünni Arap müttefikler, politik yapılar geliştirmesi gerekiyor.

Bu şüphesiz uzun bir yapılacaklar listesi. Ancak, ABD Suriye’deki başta gelen çıkarını göz ardı edemez: İran’a engel olmak. ABD'nin Suriye stratejisinin doğru bir şekilde belirttiği gibi, “İran’ın Suriye’deki nüfuzuna son vermek” Esad rejiminin sona ermesine bağlı. İran ve rejim unsurlarını, İsrail'le yakın işbirliği içinde hedef almak, aynı anda Rusya'nın konumunu zayıflatacak ve Suriye'deki varlığını jeopolitik kazanımlara, ABD'nin ittifaklarına saldırılara dönüştürmesine karşı bir hamle olacaktır.

Bunu yapmak için ABD'nin bakış açısını değiştirmesine; terörle mücadeleden uzaklaşarak strateji ve güç dengesine odaklanmasına ihtiyacı vardır. ABD bu amaca ulaşmak için gerekli olan araçlardan yoksun değil. Sadece hedefi net olarak belirlemesine ve hedefe ulaşma konusunda ciddiyete ihtiyacı var. Bu da Suriye’de İran’a karşı saldırıya geçmek anlamına geliyor.

tercumeodasi.org

Blogger tarafından desteklenmektedir.