Gılgamış'ın ölümsüzlük arayışı - Ancient History Encyclopedia

"19. yüzyıldaki Mezopotamya kazıları, dünya tarihini kelimenin tam anlamıyla değiştirdi." 


Joshua J. Mark / Ancient History Encyclopedia 

Gılgamış Destanı, günümüz edebiyatının en popüler eserleri arasında ve birçok okuru etkiliyor olsa da, yazıldığı günden bu yana geçen zamanın büyük kısmında eserin varlığı bilinmemekteydi. Asur İmparatorluğu'nun M.Ö. 612 yılında Babil-Med ittifakı karşısında yenilmesiyle Asur şehirleri yağmalandı ve yakıldı. Ninova da yağmalanıp yakılan şehirler arasındaydı.

Ninova, Kral Asurbanipal'in (668-627 BCE) Mezopotamya'da bulabildiği her edebi eserin kopyalarını barındıran kütüphanesini kurduğu başkentti. Bu eserler çivi yazısı ile kil tabletlere yazılı olduğundan, kütüphaneyi yok eden alevler tabletlere hiçbir şey yapmamış, sadece pişirmişti. Yine de, bu eserlerin bulunduğu binalar yıkıldı ve Mezopotamya edebiyatı, 19. yüzyılın ortalarında yeniden keşfedilinceye kadar, 2.000 yıldan uzun bir süre toprak altında kaldı.

Aynı dönemde, Avrupa'dan antik dönem üzerine cemiyetler, müzeler, hükümetler ve diğer kurumlar, Tevrat (Eski Ahit) ve İncil'deki (Yeni Ahit) anlatıları destekleyecek somut kanıtlar bulmak için Mezopotamya'ya arkeologlar gönderdi. Mezopotamya coğrafyası ve kralları Eski Ahit'te sıkça geçtiğinden, kazıların sonuçlarının anlatıları doğrulayacağı düşünülmüştü. Bunu sağlamak, Darwin'in 1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni çalışmasının popülerlik kazandığı ve insanların kutsal metinlerin otoritesini sorguladıkları bu dönemde, özellikle önemliydi.

Bu arkeologların keşfettiği şey, bulmak için gönderildiklerinin aslında tam tersi oldu. Arkeologlar Mezopotamya şehirlerini toprak altından çıkardıklarında, deşifre edildiklerinde, İncil'deki en ünlü öykülerden bazılarının (Cennetten kovuluş, Nuh tufanı ve Nuh'un gemisi) Sümer mit ve efsanelerinin sonraki versiyonları olduğunu açıkça gösteren antik metinleri de ortaya çıkarmış oldular.

19. yüzyıldaki Mezopotamya kazıları, dünya tarihini kelimenin tam anlamıyla değiştirdi çünkü, artık Eski Ahit'in dünyanın en eski kitabı olmadığı, Eski Ahit'e göre dünyanın yaratılış tarihinin öncesindeki binlerce yıl boyunca medeniyetlerin geliştiğini ve bu kadim medeniyetlerin, daha sonraki halklara atfedilen birçok teknolojiyi, inanç yapısını ve edebi türlerini yarattığı anlaşıldı.

Homeros'un M.Ö. 8. yy. civarında Eski Yunan'da yarattığı düşünülen kahramanlık destanı türünün, Mezopotamya'da ortaya çıktığı anlaşıldı. Gılgamış Destanı, 1849 yılında İngiliz kaşif ve arkeolog Austen Henry Layard tarafından keşfedildi. Destanın Akad dilinde yazılmış olan en uzun versiyonu, Asurbanipal'in kütüphanesinin kalıntılarında 12 taş tablet üzerinde bulundu.

İlk 11 tablet, destanın standart versiyonunu, 12. tablet ise daha eski bir Sümer şiiri olan Bılgamış ve Yeraltı Dünyası'nı (cehennem) anlatır. Bılgamış, Gılgamış isminin başka bir versiyonudur, ancak bu tablette yazılanlar önceki tabletlerde anlatılan hikayeyle çeliştiği için, çoğunlukla destana dahil edilmez. Yine de, on ikinci tabletle birlikte ya da onsuz, Gılgamış Destanı, yazılmasından binlerce yıl sonra en çok satanlar listesinde kalan ve kahramanına öyküde aradığı şeyi; ölümsüzlüğü vermiş çarpıcı bir edebi başarıdır.

Öykünün kökeni

Gılgamış Destanı, sonradan Akad diline çevrilmiş olan bir Sümer şiiridir ve ilk kez, destanın konusu olan Uruk kralının hükümdarlığından 700-1000 yıl sonra yazılmıştır. Şiir, asıl olarak Şa-nekba-imru (Derinleri Gören) olarak veya Şutur-eli-şam (Tüm Krallardan Üstün Olan) olarak biliniyordu. Destanın ana karakteri, büyük bir kahraman ve yarı-tanrı, tanrıça İnanna'nın kardeşi ve güçlü bir savaşçı olarak daha önceki Sümer edebiyatında geliştirilmişti ama bu destanda, insanın ölümle ve varoluşun anlamsızlığıyla savaşının vücut bulmuş haline dönüştü.

Destanın yazarı Şin-Leki-Unninni (anlamı "Ay tanrısı, yakarışımı duy") isminde bir Babilli yazı ustasıdır. Eseri M.Ö. 1300-1000 yılları arasında yazan Şin-Leki-Unninni Batı dünyasında edebiyatın ilk yazarı olarak anılıyor olsa da, bu onur aslında, Akkad Kralı Sargon'un M.Ö. 2285-2250 yıllarında yaşamış olan kızı Enheduanna'nındır. Doğubilimci Samuel Noah Kramer, Şin-Leki-Unninni'nin bir Sümer eserini çevirip kopyalamaktan çok daha fazlasını yaparak eski kaynaklardan tamamen yeni bir şey yarattığını ve bu "yeni şey"in kahramanlık destanı olduğunu belirtiyor. (Kramer, Tarih Sümer'de Başlar). Arkeolog N.K Sandars'a göre Şin-Leki-Unninni bu eseri, "Homeros'un İlyada’sının ortaya çıkışına kadar tüm zamanların en iyi destansı şiiri ve İlyada'dan çok daha eski.” (Sandars, Gılgamış Destanı)

Gılgamış Destanı'nın kahramanı, şehre devasa kapılar yapmak için Sedir Ormanı'nın büyük ağaçlarını arkadaşı olan Enkidu ile birlikte kesen ve kahin Utnapiştim'den ölümsüzlüğün sırrını öğrenmek için uzun bir yolculuk yapan yarı efsanevi Uruk kralıdır. Gılgamış’ın, Batı dünyasında yazının doğduğu yer olarak anılan Uruk’un 5. kralı olduğu kabul edilmektedir. (M.Ö. 2500 civarı)

Gılgamış'ın ve oğlunun uğraşlarını doğrulayan mektup ve kitabelerin bulunmuş olması, böyle bir kişinin gerçekten var olduğundan şüphe duymamız için bir neden sunmuyor. Ve 2003 yılında bir arkeolog ekibi, Fırat Nehri'nin eski yatağında Gılgamış’ın mezarını bulduğunu iddia etti.

Bu kralın kahramanlıkları o kadar büyüktü ki, zamanla, bir faniden bir tanrıya dönüştü. Babasının Rahip-Kral Lugalbanda olduğu söylenir ve annesi tanrıça Ninsun (anlamı "Kutsal İnek" veya "Ağılın Yaban İneği" olarak yorumlanan Rimat-Ninsun Ninsumun [Kutsal Ana ve Büyük Kraliçe] olarak da bilinir.) Bir insan ve tanrıçadan dünyaya gelmiş olması Gılgamış'ı olağanüstü dayanıklı ve güçlü bir yarı tanrı, ama aynı zamanda bir ölümlü yapar.

Gılgamış, birçok büyük zafere imza atmış olsa da, en büyük arzusu olan ebediyen yaşamayı, ölümü yenmeyi başaramadı. Ya da başardı mı?

Ölümsüzlük arayışı

Gılgamış Destanı'na göre, halkına karşı zalim ve kibirli olan kral, tanrılardan garip bir hediye alır: Gılgamış'ın gücüne meydan okuyan ve belki de ona alçak gönüllülüğü öğreten, vahşi adam Enkidu.

Hiçbir kanuna tabi olmayan ve ormanlarda vahşi bir hayat süren Enkidu, tapınak fahişesi Şamhat tarafından baştan çıkarılır ve böylece ehlileştirilerek Uruk'a getirilir. Enkidu, kendisinden beklenildiği gibi, Gılgamış'a meydan okur. Enkidu'nun yenik düştüğü çetin mücadele sonrasında ikili, ebedi dostluk yemini eder ve Gılgamış'ın annesi Ninsun, Enkidu'yu kendi çocuğu olarak kabul eder.

İkilinin, Sedir Ormanı'nın koruyucusu olan korkunç Humbaba'yı ve Gökyüzünün Boğası'nı (Cennetin Boğası) öldürmesinin ardından tanrılar, bu haddini bilmezlikler için birinin kan bedeli ödemesi gerektiğini söyler ve Enkidu'nun ölümüne karar verir. Enkidu'nun ölmesiyle Gılgamış, kendisinin de bir gün öleceği gerçeğini düşünmeye başlar ve bunun bilincinde olmak ona azap verir.

Gılgamış:
Nasıl rahat olabilirim, nasıl huzur içinde olabilirim? Çaresizlik hissi kalbimde. Kardeşim artık, ben öldüğümde ne olacaksam o. Ölümden korktuğumdan, tanrıların meclisine girmiş, "Uzaktaki" ismiyle anılan Utnapiştim'i bulmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. (Sandars, Gılgamış Destanı)

Yolculuğunda Gece Ülkesi'ni ve Ölüm Denizi'ni aşan Gılgamış, Büyük Tufan'da hayatta kalabilen tek insan olan ve sonrasında kendisine ölümsüzlük verilen Utnapiştim'i bulur. Utnapiştim, Gılgamış'a, tanrı Ea'nın yaklaşan tufanla ilgili kendisini nasıl uyardığını, bir gemi inşa etme ve çeşit çeşit hayvanları gemiye alma emrini nasıl yerine getirdiğini; böylelikle kendisini ve ailesini ölümden, insanlığı yok olmaktan nasıl kurtardığını anlatır.

Utnapiştim Gılgamış'a, altı gün boyunca uyanık kalması halinde ebedi hayatın kendisine bahşedileceğini söyler. Gılgamış bunu başaramaz. Gılgamış'ın bir sonraki denemesi, insanı gençleştiren sihirli bir bitkiyi bulmak olur. Ancak bu bitkiyi, Gılgamış uyurken bir yılan yer. (Bu anlatı ile yılanların neden deri değiştirdiği açıklanır.) ve bu ölümsüzlük girişimi de başarısız olur. Kayıkçı Urşanabi'nin Uruk'a geri getirdiği Gılgamış, büyük serüvenini yazıya döker.

Tarihçi D. Brendan Nagle:
Hastalık, yaşlılık, ölüm, nam bırakma ve ulaşılamaz olanı elde etme arzusu gibi ezeli ve ebedi insani meseleleri ele alan bu muhteşem şiir, yok oluşa karşı direnmek ve geride bir isim bırakmak için Mezopotamya'nın destansı mücadelesinin bir metaforu olarak düşünülebilir. (Nagle, The Ancient World: A Social and Cultural History)

Gılgamış Destanı, özünde, insanın varoluşta bir anlam bulmak için verdiği ebedi mücadeledir.

N.K Sandars:
Gılgamış destanlaşan ilk insan değilse bile, hakkında her şeyin bilindiği ilk trajik kahramandır. Bize oldukça sempatik gelen Gılgamış, yaşam ve anlama arayışındaki tipik bir insandır. (Sandars, Gılgamış Destanı)

Destandaki ölümsüzlük arayışında başarısız olmuş olsa da, sadece atıflar ve yazıtlarda adı geçtiği için bilinen bu kral, sözlü olarak aktarılan hikayeyi yazan ve öyküyü büyük çabalarla nesilden nesile tercüme eden Şin-Leki-Unninni ve şimdi adları bilinmeyen birçoklarının eserleri aracılığıyla, ebedi olarak yaşıyor.

Bu yazıcılar, öykünün kaynağını, üstesinden geldiği büyük uğraşlarını ve maceralarını Uruk şehir kapısındaki devasa bir taş üzerine yazdığı iddia edilen Gılgamış'ın kendisine dayandırıyor. Antropolog Gwendolyn Leick'in sözleriyle, Gılgamış, “şehrinin en büyük kültürel buluşu olan yazıya sağladığı fayda ile şehrin büyüklüğüne önemli bir katkıda bulunarak ölümsüz hale geldi.” (Leick, Mesopotamia: The Invention of the City)

Yazıya dökülmüş kelimeler; Gılgamış ve kibrinin, dostunu kaybetme acısının, ölüm korkusu ve ebedi yaşam arayışının öyküsü sayesinde bu büyük kral, hikayesi her okunduğunda ölümü yenip ölümsüzlüğünü kazanıyor.

tercumeodasi.org

Blogger tarafından desteklenmektedir.